31 Mart 2012 Cumartesi

Değişim Günlüğüm / 6. gün

Dün spor yok, bugün de öyle çünkü günümüz yolda geçti.  Eve vardığımızda saat epey geç olmuştu ve çok yorgundum. Pazar telafi etmeye karar verdim.

Öğle ve akşam yemekleri -zahmetli de olsa- "et+sebze"... Listeye uyum tam!

Çeldiriciler etrafımda cirit atıyor. Yüz vermiyorum. Hemen gidip kendime bir bitki çayı hazırlıyorum veya su içiyorum ya da -evdeysem- minik şekersiz bir sakız atıyorum ağzıma...

Bu programda kabızlık problemi olabiliyor. Doğadan Kayısılı Form Çay kullanılabilir.


30 Mart 2012 Cuma

Değişim Günlüğüm / 5. gün

Yolculuğa çıkıyoruz.

Önce Edirne, oradan da 1 günlüğüne Bulgaristan... Çıkışımız öğleden sonra 3'ü bulacak. Bu yüzden öğle yemeğimi ıspanaklı yumurta olarak yiyiyorum. Akşam yemeğinde olacakları biliyorum, bakalım nasıl başa çıkacağım...

Hazırlık yapıyorum:
  • Akşam için (Edirne) ton balıklı salata (limonumu bile sarıp yanıma aldım).
  • Ertesi sabah (Bulgaristan) kahvaltı için (olur da bulamazsam diye) 1 kutu yağsız süt ve içine karıştırılmak üzere toz kahvaltılığım...
  • Öğle (nerede olacağımız belli değil) karnabahar haşlama ve ton balığı...
  • Poşet yeşil çay (yaseminli ve tarçınlı)
  • Bol su
Edirne'deki durağımız her zamanki gibi meşhur ciğerci Niyazi Usta. Çocukların ve eşimin siparişleri geldi, ben de çantamdan ton balıklı salatam kâsemi çıkarttım. Bir koca kap salatayı yerken; gerek garsonların, gerekse diğer müşterilerin meraklı bakışlarını hissetmek rahatsız etse de, yok sayıp devam ettim. Muhtemelen ciğer sevmez sanmışlardır beni... Halbuki bilseler içimin asıl gittiğini! Küçük oğlum salatayla cebelleşirken fotoğrafımı çekince, gülme tuttu beni... Duvarlarda onlarca ünlünün Niyazi Usta ile çekilmiş fotoğrafları var. Tam bizim masanın üzerindeki duvar ise boş... "Buraya da benim salata kasemle bütünleşmiş fotoğrafımı koyacaklarmış" dedim eşime gülerek... O da başladı gülmeye, sonrasında da 2 çatalcık -en miniğinden- ikram etti de nefsimi körlemiş oldum.

Oradan çıktık, Edirne Badem Ezmesi ve Kavala Kurabiyesi hediye paketlerimizi hazırlattık. Yolda yemek için ise ayrıca sardırdı eşim ezme ve kurabiyeden... Afiyetle de yediler. Ben ise habire su içtim (tabi tuvalet mola noktalarını hesaplayarak), bir de hiç huyum değilken bu diyetle başladığım şekersiz sakıza dayandım.

Zor geçiyor zor...

Ama dönmek yok!

29 Mart 2012 Perşembe

Değişim Günlüğüm / 4. gün

Sabah zor kalktım. Çok yorulmuşum dün...

Sabah, öğle, akşam yemekleri tam ölçüsünde ve istendiği gibiydi; hayvansal protein ve çiğ / haşlanmış / yemek gibi pişirilmiş sebze (pişmiş ise yağ oranına dikkat!)...

2 kere Türk kahvesi içtim, birkaç fincan da yeşil çay...

Su, şu anda 2,5 lt.ye yaklaştı.

Hareket yok.

28 Mart 2012 Çarşamba

Değişim Günlüğüm / 3. gün

Bugün ablamla günübirlik Bodrum kaçamağı yaptık. O'nun işi vardı, ben de eşlik ettim. Hem yorucuydu, hem de keyifli...

Sabah beni en çok zorlayan; deniz kenarındaki dernekte, lorlu-dereotlu kepekli poğaça ile kahvaltı yapamamak oldu. Çünkü unlu gıda yok! Ha bir de ikindi zamanı kafede çayımı (adaçayı) boş boş içerken, arka fondaki waffle kokusu mest etti... Hayal ettim; yazın buraya tekrar geldiğimde, çook yol katetmiş biri olarak özgür seçim zamanlarım olacak. O zaman canımın istediğini yeme özgürlüğümü kullanacağım; tabî ki doğru zamanı ve doğru miktarı çok iyi biliyor olacağım...

Öğle ve akşam yemekleri için yanımda karnabahar haşlayıp götürmüştüm :) Öğle yemeğinde  (ekmeksiz) köftenin yanında yedim karnabaharımı, bir de pancar turşu/salata söyledik... Salata yağlı geldi, mis gibi zeytinyağını süzdürdük, istemedik. Başka zaman olsa, kızarmış ekmek nasıl da banılırdı o yağa... Ablam bir de zeytinyağlı ıspanak söyledi. İçinde pirinç olduğundan sadece 2-3 çatal tattım; ıspanak dolmalık fıstıklı pişirilmişti. Lezzetliydi. Akşam yemeğinde ızgara balık ve salata ile kapanışı yaptık.

Sabah, öğle ve akşam olmak üzere 3 kere Türk kahvesi, bol adaçayı, yaseminli yeşil çay ve boll su; gün içinde aldığım sıvılardı...

Harekete gelince :)

Adım ölçerimde kendi rekorumu kırdım: 15.523 adım (632 kcal. / 10.40 km)

27 Mart 2012 Salı

Değişim Günlüğüm / 2. gün

Bugün işten geç gelmem sebebiyle yürüyüş yok. Zaten ilk haftadan zorlamak istemiyorum. Şimdiye kadar otur, otur... Sonra birdenbire atletik kadın ol!

Tedbirli ve dikkatli gidelim:
  • Bu hafta ve gelecek hafta "gün aşırı yürüyüş" olacak sadece...
3. haftadan itibaren;
  • Bir gün 60 dak. yürüyüş, 
  • Diğer gün 15 dak. hızlı yürüyüş (ısınma) + 45 dak. direnç egzersizleri
  • Haftada 1 gün dinlenme

Fiziki açlık yok fakat yeme alışkanlıklarıyla başetmek zor...

Zor ama imkânsız değil...


26 Mart 2012 Pazartesi

Değişim Günlüğüm / 1. gün

İlk günümde öğleye kadar biraz sersem gibiydi kafam ama içimde garip bir mutluluk ! Bu sefer çok istekli olmam etken tabî ama daha da önemlisi söz verdim ben... Hiçbir şekilde -Allah'dan çok büyük bir mâni olmazsa- dönmek yok!

Sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam yemeği; firesiz !

Su; yeterince ve hatta fazlası...

Bitki çayları; 2-3 kupa

Hareket; 60 dak. bantta / 5 hızında / 5.27 km.

İlk 3 gün zor geçermiş; olsun, dayanacağız!

Değişim Günlüğüm / Başlangıç

Bugün Değişim Programımda ilk gün... Genel anlamda sorun yok. Bakalım günü nasıl bitireceğiz. İlk 3 gün zor geçermiş. Sonrasında daha rahat olacak inşallah...

Sadece 3 ana öğün var. Protein (haftada en fazla 2 veya 3 kez yumurta, kırmızı ve beyaz et) +çiğ / haşlanmış sebze ağırlıklı bir programım var ilk 2 hafta... Karbonhidrat (taze veya kuru meyve, unlu mamuller, şeker ihtiva eden gıdalar) yok! Baklagiller yok! Süt sadece yağsız olabilir ama diğer süt ürünleri (peynir, yoğurt, vs...) yok! Yağ; z.yağı olarak ve her öğüne 1 tatlı kaşığı sadece... Tetkiklerimdeki değerler sebebiyle; multivitamin, kalsiyum ve potasyum takviyesini de dış destek olarak alıyorum.

Haftada en az 3 gün ve en az 60 dakika yürüyüş yapmam ve günde en az 2,5 lt. az mineralli su içmem tavsiye edildi.

Mücadelem artık doktor kontrolünde bir yolculuk şekline dönüştüğünden, kilo ve tahliller baz alınarak yapılan listeler de kişiye özel olduğundan; listemi vermem doğru olmayacak. Bu sebeple, detaylı "yediklerim-içtiklerim" içerikli yazılarımı bundan böyle paylaşamayacağım fakat genel yazılara devam...

Soru olursa, mail üzerinden haberleşiriz.

Kolay gelsin; sana, bana, hepimize...

25 Mart 2012 Pazar

Değişim Dönüşüm Programım

Sordu bana, "sizin için ne yapabilirim?"

İçimden geçirsem de, diyemedim, isteyemedim... Öyle yoğun ki, nasıl derim "bana özel bir program mümkün mü?"...

Ben diyemesem de, O anladı... "45. yaşgünü hediyem olsun size... Bunu değişim için bir fırsat olarak görün ve sakın kaçırmayın" dedi.

Tahliller istedi, boyumu, kilomu istedi.

Kan oranlarım canını sıktı. Daha da dikkat ederek hazırladı listemi...

Cuma günü gördüm mail kutumda, geceden gelmiş.

Hemen eksiklerimi tamamladım, yarın başlıyorum.

Değişime hazırım.



19 Mart 2012 Pazartesi

Ezgi'den Detoks Listesi

İnceBelli sayesinde tanıştım Ezgi'nin bloguyla...

İlk bakışta "emziren bir annenin başarılı kilo verme öyküsü" gibi gelse de, inceleyince; sadece emziren anneleri değil, kilo verme derdindeki herkesi ilgilendirecek faydalı yazı ve bilgilerin olduğu bir blog olduğunu farkettim ve ilgimi çekti. Uzun bir süre takip ettim. En sonunda 12 Mart günü tartılıp buradaki 1. Liste ile bir nevî detoks programı uyguladım... Zira bu listede kefir ve labne haricinde hayvansal protein almıyoruz (bu arada; Mehtap'ın programını uygulayanlar da böyle bir haftaya başladılar... meraklısına >> tık tık)

7 gün bitti ve bu sabah tartıldım:

Başlangıç kilom: 102.1
1. hafta sonundaki kilom: 98.2


Neden bu kadar fazla kilo kaybı oldu? diye sordum kendime. Muhtelif sebepler var tabii…

  1. İlk tartıldığım gün regl dönemimde olmam ve bunun tartıya yansıması…
  2. "Verilecek kilonuz ne kadar fazlaysa, tartıda eksi olarak gördüğünüz sayı da o kadar büyük olur" söylemi ki ben de bizzat daha evvel de yaşamışımdır...
  3. Ve son olarak; son alınan kilolar çok çabuk ve üzmeden gidiverir!
Eksilerim:
  • Hiç yürüyüş yoktu, hareket de yok gibi bir şeydi…
  •  Kepekli pirinç bulamadım, esmer bulgur kullandım.
  •  İlk 3 gün light kefir buldum, sonraki günler normal kefiri -miktarını azaltarak- kullandım.
  •  Akşam yemeğindeki semizotu veya ıspanak/pazı(hafif öldürerek) uygulayamadım. Normal pişmiş sebze yemeği ile diğer verilenleri karıştırıp yedim.
  •  Light labne ölçüsü bazı günler kaçmış olabilir!
  •  Gece verilen 1 çay bardağı kefirin yanında ya 2 kayısı veya 2 hurma yedim.
  •  Bir hafta boyunca listeyi herhangi bir cıs’la delmedim; tâ ki cumartesi gününe kadar: cumartesi son öğünü yapmadım;1/2 paket popcorn yedim (yağlı, az tuzlu)
  • programla ilgili daha detaylı analiz için buraya >>
Ve…

“Bu yemek bana yetmez” dediğim zamanlarda; sofradan kalktıktan sonra yaptığım 1 kupa yeşil çay ve türevleri ile 1 adet kuru kayısı (doğal) bana ilaç gibi geldi ve bundan sonra da uygulayacağım çok önemli bir ipucu ile tanışmış oldum! (Teşekkürler Ezgi)


16 Mart 2012 Cuma

öylesine...

Cuma...

Hafta bitti! Hafta sonu demek benim için full koşturma demek... Pazartesi savaştan çıkmış gibi işe gelmek demek... Ama aynı zamanda canlarımla hep beraber, tam aile olacağız da demek... Bu sebeple, haftaya haşat da başlasam ne gam! Her şey, herkes iyi ve mutlu olsun; onlar mutluysa, ben zaten mutluyum :)

Bu hafta detoksum devam ediyor. Pazartesi tartılacağım. Sonuçları ve ne yaptığımı o zaman yazacağım inşallah...

Herkese sevdikleriyle çok mutlu ve huzurlu bir hafta sonu dilerim...

13 Mart 2012 Salı

Aranan kan bulunmuştur!

Yaklaşık 13 gün önce, kendimi profesyonel birine teslim etmeden bu işi çözemeyeceğime karar verdim ve doktorumun istediği bazı tahlilleri yaptırdım.

(Bu arada, bu profesyonel destek işi de çok ilginç gelişti. Yakınlarda bir uzman araştırırken; uzaklardan, hiç beklemediğim bir yerden uzandı yardım eli... "Ben sadece bir "merhaba" dedim; O, "imkânsız zamanlarında" bana yer açtı. Şimdi vakit, o imkânsız sanılanı başarmak vakti..."

* * *
Her zamanki gibi HGB değerim çok ama çok düşük (12 alt değer, benim sonuç 7) ! Hep diyorum; beni gören kanlı canlı biri zanneder ama yok öyle bir şey!
Türk kadınında çok rastlanıyormuş bu "demir eksikliğine bağlı kansızlık" olayına. Bende de hep bu sorun var. Hatta ikinci doğum için hastaneye gittiğimde (sezeryan), 2 ünite kan verip beni eve geri göndermişlerdi. İki gün sonra yapmıştım doğumu... Sonrasında;
  • Az iğne yemedim, az ilaç içmedim,
  • şunu ye, bunu ye,
  • kırmızı etin yanında C vitamini içeren besinler al
  • ama kırmızı etle asla süt ve süt grubu yiyecekler yeme, 
  • ıspanakla yoğurt yeme (bunun için yoğurdun ara öğün olması fikri çok yerinde),
  • çok çay içme,
  • demli çay içme,
  • kahvaltıda çay içme (diye diye siyah çay zevkim bitti, mecburiyetten!!!),
  • ilaçlarını düzenli -depoların dolmasından sonra bile bir süre daha- kullanmaya devam et,
vs...vs.,. vs...

Hepsini biliyorum da, bir süre sonra pes edip; daha -depoların dolmasını bırak- alt sınırı yakalayamadan bırakıyorum tüm uygulamaları. Kaç sene oldu; aynı sonuçlarla karşılaşmaktan bıktığımdan, tahlil falan da yaptırmıyordum ama al sana yine yüzleştik eski kroniğimle...

Şimdi sevgili doktorumun vereceği diyeti bekliyorum. Bu arada beklerken de; baktım iş fena, yine ipin ucu kaçıyor; dün detoksa başladım (>>tık ) 


not: bir rivayete göre, gerek kan değerlerimin bu kadar düşük olmasında ve gerekse midemdeki sorunlarda baş sorumlu benmişim; yaptığım saçma sapan diyetler yüzünden... bu yaşıma geldim akıllanmadım, acaba 45 sonrası benim için ümit var mıdır?





12 Mart 2012 Pazartesi

4+4+4 = Hedeflenen Gençlik

Aşağıda okuyacaklarınız sevgili blogger arkadaşıma ait. Orjinalini okumak için buraya>>> tık...

Altına aynen imzamı atacağım için olduğu gibi alıntılıyorum:

(edit: internet gazetesinden 15.03.2012 tarihli haber)

Ak Parti yeni eğitim sisteminde okul yaşının 1 yaş geri çekilmesinden vazgeçti..
Ak Parti Grubu önerisindeki okula başlama yaşını 1 yaş geri çekme kararından vazgeçti. Düzenlemede okula başlama yaşı 7 olarak kalmaya devam edecek.
4+4+4 Eğitim sistemi teklifinde değişiklik. Yeni sistemde 6'ya indirilen okula başlama yaşından vazgeçildi. Okula eski sistemde olduğu gibi 7 yaşında başlanacak.

* * * * *

"Açıkçası ilk başlarda ciddiye almamıştım.Bu eğitimde 4+4+4 sistemini.Ama görüyor ve okuyorum ki,bu bir gerçek ve herkes kadar benim çocuğumu da içine alan bir sistem bu.

Ben küçücük çocukların üzerinden dönen bu oyunlara,bu şark cambazlıklarına inanmak istemiyorum.Devletin başındakilerin, bile isteye bu oyunları kurduklarına,siyaset uğruna ellerinin artık 5-6 yaşındaki çocuklara uzandığına inanmak istemiyorum.

Benim kızım 5 yaşında,şu an kreşe gidiyor.Önümüzdeki sömestrde anasınıfına gidecekti.Ama bu kanun uygulanırsa benim kızım daha 6 yaşında olmadan ilkokula başlamak zorunda kalacak.

Ben daha(onu ilkokula hazırlayacak) anasınıfı görmemiş çocuğumu,pat diye,bodosloma ilkokula vermek istemiyorum.

Ben,daha tuvalet temizliğini kendi başına beceremeyen çocuğumun,kendinden yaşça çok büyük ablalarıyla aynı tuvaletleri kullanmasını(üstelik kendi boyuna uygun lavabolar klozetler de olamayacak) istemiyorum.

Ben zaten dikkat eksikliği ve hiperaktivite şüphesi bulunan çocuğumun,bu erken yaşta 40-ya da 50 dakika ders dinlemek zorunda bırakılmasını,başarısız olmasını,hayatı boyunca da bunun yükünü taşımasını istemiyorum.

Aslında Ankara’da bir eğitim derneği tarafından kaleme alınmış aşşağıdaki mektup benim ve benim gibi pek çok velinin hissettiklerini dile getiriyor.Mektup şöyle…
İSTEMİYORUM;
  • Henüz 10 dakika yerinde duramayan çocuğumun 40 dakika sırada oturmaya mecbur bırakılmasını istemiyorum.
  • Oyun çağındaki çocuğumun bu ihtiyacının, zaten zor olan ergenlik dönemine bırakılmasını istemiyorum.
  • Henüz özbakım becerilerini kazanmamış çocuğumun, kişisel ihtiyaçlarını kendi başına beceremediğinde kendine güveninin sarsılmasını ve değersizleştirilmesini istemiyorum.
  • Sosyal olgunluğu tamamlanmamış 5 yaşındaki çocuğumun, tek başına servisten inip eve girmesini istemiyorum.
  • Çocuğumun, yıllık eğitim programını yetiştirmek zorunda olan sınıf öğretmeninin zorlamalarına maruz kalmasını istemiyorum.
  • 5 yaşındaki çocuğumun kocaman bilinmez bir alanda yalnız kalmasını istemiyorum.
  • 5 yaşındaki çocuğumun 12–13 yaşındaki abi ve ablaları ile, aynı alanda risklere açık olarak bulunmasını istemiyorum.
  • 7 yaş çocuğunun dahi, ilköğretim 1. sınıfta zorlandıklarını duyarken, 5 yaşındaki çocuğumun ilkokula başlamasını istemiyorum.
  • Çocuğumun bu baskılar altında psikolog ve çocuk psikiyatristleri ile tanışmasını istemiyorum.
  • Yine Bilim Uzmanları’na göre; okul öncesi dönemde okuma-yazma öğretmenin sağlıksız bir durum olduğu gerçeğinden yola çıkarak, bunu yasal zemine çekmenin mantığını anlamıyorum.
  • Bana göre, sosyal uyum, akademik olgunluk açısından, 6 yaş çocuklarımız ancak anasınıfına başlayabilirler. Okuma yazma öğrenmek için en ideal yaşın, 7 yaş olduğu dikkate alınırsa, fırsat eşitliği açısından çocuklarımızın 6 yaşını doldurmadan ilköğretime başlamasını istemiyorum.
60–72 ay arasında okul öncesi eğitimi almak koşuluyla ancak ilköğretim 1. sınıfa başlayabilirler.
Bütün bunlardan çıkan sonucun; TAŞIN SERT, ÇİMENİN YEŞİL, SUYUN ISLAK olduğunu inkar etmekten başka birşey olmadığını düşünüyorum
60–72 ay okul öncesi okuma yazma hazırlık becerileri için anasınıfı,
İlköğretime başlamak için, akademik olgunluk yaşı 72 ay kalsın İSTİYORUM.
Yukardaki mektubu imzalayıp,gerekli yerlere postalayarak,faxlayarak ,mail atarak ya dabloglarımızda yayınlayarak gerekli yerlerin bizi duymasını sağlayabiliriz belki.
Bu günlerde popüler bir reklam şarkısı var biliyorsunuz.
ZORUNDA MIYIM? diye.
Bende soruyorum size,
Zorunda mıyım?,zorunda mıyım?, 5 yaşındaki çocuğu ilkokula göndermek ZORUNDA MIYIM?
Sevgilerimle…"

11 Mart 2012 Pazar

AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ?

E-mail ile gelen bir yazı. Rastlayanlar olmuştur, bir de buradan paylaşayım dedim... Buyrun:


* * *

"Amerika'nın son alışveriş trendi: Alışveriş yapmamak!

Hatta eldeki mallardan da kurtulup, hayatı sadeleştirmek! Kriz sonrası, çalışanlar, gelirlerinin daha büyük bir bölümünü harcamayıp biriktirmeye başlayınca, ABD'li üreticilerin etekleri tutuşmuş! Şu ara yapılan çoğu tüketici araştırmaları "Bu adamlar ne satın alırlarsa mutlu olurlar?" la ilgili.
Ortaya çıkmış ki bir servis almak, mal almaktan daha faydalı insan doğasına.
Yani bir ayakkabı yerine kutu oyunu, pahalı bir çanta yerine spor salonu üyeliği, araba yerine seyahat, ruj yerine sinema bileti, insanları daha mutlu ediyor! Bir tecrübe satın almak, kişiye daha yoğun ve uzun süreli bir tatmin sağlıyor. Üstelik 'Mal edinmenin mutluluk getirmediğini öğrenen 'dünyanın en çok satın alan halkı', kocaman otomobillerini, dört oda bir salon evlerini, 48 parçalık yemek takımlarını, doğrayan parçalayan karıştıran onlarca mutfak aletlerini satıp, ayrı bir oda haline gelmiş gardıroplar dolusu giysilerini fakirlere bağışlayıp hayatlarını sadeleştiriyor. Bazı aileler 40 metrekare bir evde, dört tabak, dört bardakla ve işe bisikletle gidip gelerek yaşamanın onları hiç olmadıkları kadar mesut ettiğini iddia ediyor. Bu esnada biriktirdikleri parayı yoga derslerine ve tatillere harcıyorlar.

YÜZ EŞYAYLA YAŞAMAYA DAVET!

Bir internet sitesi, tüketicileri sadece ve sadece 100 adet kişisel eşyayla yaşamaya davet ediyor! Yani kıyafet, kozmetik, ayakkabı, kitap, kalem, her şey toplam 100 parça edecek. Sitenin çağrısı büyük ilgi görüyor ve internet kullanıcılarından hatırı sayılır sayıda bir grup, kişisel eşyalarını hayır derneklerine bağışlayıp hayatlarındaki kalabalıktan kurtuluyor.

Hikâye, psikologlara göre şu: İnsanlar, iyi ya da berbat, yaşamlarındaki tüm değişikliklere çabucak alışıyor ve doğalarında var olan sabit mutluluk seviyesine bir an önce ulaşmaya çalışıyorlar.

Ebeveynlerinden birini kaybeden bir insanın bir süre sonra eski mutluluk ve neşesine kavuşması da bu yüzden, yalı alanın birkaç yıl sonra yalıda oturmayı kanıksayıp eskisi kadar 'mutsuz' olması da! Yani para mutluluk getirmiyor denemez ama parayla satın alınan mallar mutluluk getirmiyor! Şan dersleri, seyahatler, piknikler, tiyatro oyunları filansa başka! Farklı tecrübeler hayatı zenginleştirip memnuniyeti yükseltiyor! Los Angeles'lı filmci Roko Belic dünyayı dolaşıp *Happy *(*Mutlu*) isimli bir belgesel üzerinde çalışıyor.
New York Times gazetesinin haberine göre San Fransisco'nun kalburüstü semtlerinden birindeki evini bırakıp, hayatını tamamen değiştirip, Malibu plajında bir karavana taşınmış! Haftada üç dört gün sörf yapabildiği için şu anda ufacık karavanda çok daha mutlu bir hayat yaşadığını anlatmış.


AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ?

Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır: Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır! Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:


  • Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,
  • Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10-20 kat büyük evlere sahip olmak,
  • Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,
  • Okumadığımız kitaplara sahip olmak,
  • Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,
  • Bize günde 3-5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
  • Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,
  • Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,
  • Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak... Ya da sahip olduğumuzu sanmak...
  • Sadece çevre olsun diye bulunduğumuz ortamlar ve arkadaşlıklar!
O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz?

Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?

Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu bir anlayabilsek..."

Doç. Dr. Erol ERÇAĞ




not: Yazı "Vazgeçmek Özgürlüktür (>> tık) başlıklı bir röpörtajı anımsattı.
not2: Leyla, hem röportajın Ayşe Arman'ın olması ve hem de "hayır diyebilmeyi" anımsatması sebebiyle;  bu yazı sana gitsin...



7 Mart 2012 Çarşamba

Ayşe Arman Röportajı-3: Karatay Diyeti


Başladık bir işe, sonunu da getirelim...

Canan Karatay Röportajının son bölümü için buraya bir tık >>

Bu son bölümden özellikle 6 Formül kısmını alıntılamak istedim. Ayrıca son zamanlarda kafamı karmakarışık eden bir konu "ara öğün yemeli mi, yememeli mi?"...  burada cevap bulmuş;


Ahmet Maranki, Ağrı Tedavi Merkezi'ndeki doktorum Erhan Özer, Karboksipunktur Doktorum Fevzi Özgönül, DKZ sistemi ve bu sistemin mimarı Ozan Tunçer gibi; Sayın Canan Karatay Hoca da ara öğün önermiyor...

Mehtap Hoca, Osman Müftüoğlu, eski Diyetisyenim Güzin Çaltı gibi sayısız doktor ve diyetisyen ise "sık ama az yiyin" diyor...

Olan da benim gibi kafası karışmışlara oluyor :(

Ondan yapıyorsun, aklın öbüründe kalıyor; acaba hata mı yapıyorum diye...

Offf!!!




6 Mart 2012 Salı

Ayşe Arman Röportajı-2: Karatay Diyeti

Pazar günü başlayan Ayşe Arman'ın "Canan Karatay Röportajı", bugün Hürriyet Gazetesi'ndeki köşesinde 2. bölümüyle devam ediyor.

Okumak için buyrun >>


not: yarınki son yazının başlığı "Altı Sihirli Formül"







5 Mart 2012 Pazartesi

Ayşe Arman Röportajı-1: Karatay Diyeti

Yazı dün Hürriyet Pazar ekinde, Ayşe Arman Röportajı olarak yayınlandı.

İkinci bölümünden alıntı yapıyorum. Tamamını okumak için buraya bir tık ...

* * *
...

" BU DİYETLE İLGİLİ MERAK ETTİKLERİMİZ

İdeal olanın, iki öğün yemek olduğu söylüyorsunuz. Saat verebilir misiniz? 11.00 gibi güçlü bir sabah kahvaltısı, 06.00-07.00 gibi akşam yemeği mi yani?

- Pazar günleri ne yapıyorsunuz? Geç ve kuvvetli bir kahvaltı, sonra da akşama hafif bir yemek… İşte o hesap. Hangi saatte yediğiniz önemli değil. Nasıl kolayınıza geliyorsa. Rahat olun. Kendinizi fabrika gibi idare etmeye kalkmayın. Ama özellikle sabahları uyandıktan sonra , mideyi çok da uzun süre aç bırakmamaya dikkat edin ve metabolizmayı harekete geçirmek için, kahvaltıdan önce bir bardak su içmeye özen gösterin.

Peki ne yiyeceğiz kahvaltıda?

- Az pişmiş iki yumurta, bir avuç içi kadar beyaz peynir, normal yağlı... Bir çay bardağı ceviz ya da sevdiğiniz kavrulmamış yani çiğ kuruyemiş... 10-20 adet zeytin, mevsimine göre domates, turp, salatalık, yeşil ya da kırmızıbiber, roka, maydanoz gibi yeşilliklerden artık o gün Allah ne verdiyse... Yumurtayı, köy tereyağı veya soğuk sıkım sızma zeytinyağıyla menemen de yapabilirsiniz, peynirli omlet de. Önemli olan yumurta ve yağların yanmaması ya da kavrulmaması…

Kepek ekmek falan yok yani…

- Valla, araba lastiği şeklini alan göbek yağlarını, kalçaları, selülitleri eritmek istiyorsak yok! Her türlü ekmekten uzak duracağız! Nedeni de, bu yağların insülin direncinin en önemli belirtisi olması. Demek ki kanınızda insülin hormonu yükselmiş ve yüksek düzeyde kalmış. İnsülin hormonu yüksek seviyede uzun süre vücutta kalınca, bakın neler oluyor.

Neler oluyor?

- Tansiyon yükseliyor. Meme, pankreas, prostat, bağırsak kanserleri riski artıyor. Polikistik over ve polikistik meme hastalığı tetikleniyor. Aynı zamanda şeker hastalığına da yol açıyor. Yetişkinlerin şeker hastalığı, insülin eksikliği hastalığı değil, insülin fazlalığının hastalığı. Bu nedenle, hareket etmeden, durmadan ekmek yendiğinde, şeker hastalarının kan şekerlerini kontrol altına alınması da zorlaşıyor, hatta imkânsız hale geliyor.

Ben şu yumurta meselesine geri dönmek istiyorum, yumurtaları yapmanın ideal bir yolu var mı? Haşlamak daha mı sağlıklı?

- Az pişmiş olacak, kayısı kıvamında olabilir, rafadan olabilir ya da yoğurt, sarımsak ve zeytinyağıyla çılbır yapılabilir, nefis ve doyurucu olur. Peynirli omlet olabilir. Pastırmalı yumurta olabilir. Ancak burada fabrikasyon ortamda üretilmiş sucuk, salam, sosis gibi karışık cinsli işlem görmüş kırmızı etten bahsetmiyorum. Çünkü bunlar yenmemeli…

Çok katı yumurtanın ne sakıncası var?

- Yumurtayı katı olarak haşlarsak, hani pikniğe gittiğimizde yaptığımız gibi, sarısının etrafı gri-yeşil renk olursa, işte o yumurta sarısı artık doğal bir yumurta sarısı değil! Kanserojen kimyasal maddelere dönüşmüştür. Zaten ağzımıza aldığımızda un ufak olur, ağzımızın içinde yayılır ve yapışır. İşte asıl zararlı ve tehlikeli olan yumurtanın pişirilme şekli! Doğal ve az pişmiş yumurtanın hiçbir zararı yok…

YAZIK DEĞİL Mİ O YUMURTANIN SARISINA

Sahanda yumurta yasak mı?

- Yasak değil tabii…

Tereyağı ya da soğuk sıkma sızma zeytinyağıyla yaparsak kurtarıyor muyuz?

- Az pişirmek şartıyla, evet tabii…http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=15987919

Peki söyler misiniz, ekmeksiz sahanda yumurtayı kim yiyebilir? Yazık değil mi o yumurtanın sarısına!

- Yumurtanızın içine zeytin, beyaz peynir veya eski tip kaşar peyniri ekleyebilirsiniz. Nefis lezzetli oluyor, öneririm. Ama maalesef ekmekten uzak duracaksınız!

Menemen yaparken, yağ yerine su mu kullanmak gerekiyor?

- Hayır. Sağlıklı olan yağdan korkmayın. Hücrelerimizin temel taşlarını bu yağlar oluşturuyor. Kalori hesabından da korkmayın. Sağlıklı olan yağların faydaları saymakla bitmez. Bir kere kan insülinini yükseltmeyen en önemli gıdaların başında köy tereyağı, zeytinyağı ve Omega-3 gibi yağlar gelir. Beynimiz ve sinir sistemimizin sağlıklı bir şekilde çalışması da bu yağlara bağlı. Mesela üç yemek kaşığı zeytinyağında 140 kalori var ki, bir yumurta pişirmek için bu kadar yağ fazla bile…

Siz bayağı zeytinyağcısınız!

- Şimdi size hiç bilmediğiniz bir şey söyleyeceğim: Zeytinyağının tüm içeriği, anne sütünün aşağı yukarı aynısı. Ana sütünü yasaklamak mümkün mü sizce? Zeytin en sağlıklı meyve, kalorisi ve yağı fazla diye kısıtlanmamalı. Bir tane orta boy zeytin, beş kalori. 10 adet yesek 50 kalori alıyoruz, doğal ve yüklü lifleri yani posası da cabası! Yani bonusu oluyor. Bu arada zeytin, kabızlık için de bire bir…

Peki, yemek esnasında su içmek için ne diyeceksiniz? İçmeli mi, içmemeli mi…

- Yemek sırasında su içilince, mide suyu ve mide asidi oranı azalıyor. Yani mide suyu ve asidi sulanmış olduğu için hazım zorlaşıyor, gaz şikâyetleri başlıyor. Bu sebeple yemek yerken su içilmemeli. Öncesinde veya sonrasında içilmesi daha doğru.

Tamam şeker kötü ama insan bazen de tatlı krizi geçiriyor, özellikle de regl öncesi. Şeker kötü diye, reçel ve marmelatı da tamamen hayatımızdan çıkarmamız mı lazım?

- Şeker, en tatlı zehir. Özellikle meyve şekeri içeren reçeller ve marmelatlar früktozla dolu. Früktoz, karaciğerde metabolize oluyor ve alkol gibi karaciğeri yoruyor, yağlanmasına neden oluyor. Karaciğer ve göbek yağlanması olan kişilere bu nedenle önermiyoruz. Eğer, tatlı kriziniz tutuyorsa, reaktif hipogliseminiz yani insülin yüksekliğiniz zaten var demektir, tatlı ve şekerden uzak durun.

Light ya da diabetik reçel yiyebilir miyiz?

- O söylediklerinizin insülin direncini artırdığı biliniyor. Bunları hayatınızdan tamamen çıkarıp, gün kurusu kayısı gibi kuru meyvelere ve ceviz gibi kuruyemişlere alışınca zaten o tatlı krizlerine veda ediyorsunuz.

ARMUTU RENDELESEK YIRTAR MIYIZ

Siz meyveye de sınırlama getiriyorsunuz, öyle değil mi?

- Kilo vermek isteyenlerin, yol yürümeyenlerin, onun yerine evde oturup televizyon seyredenlerin, meyve şekerinin her türlüsünden uzak durmaları gerek! Ama günlük hayatına hareketi sokanlar, sabah ve öğlen öğünlerinde bir tane yiyebilirler.

Siz sadece bir meyveden söz ediyorsunuz, oysa benim Nutella kaşıklamak istediğim zamanlar oluyor. O zaman ne yapmalıyım? Bir kaşık yesem, hiçbir şey olmamış gibi hayata devam edemez miyim? İnsülün direncimi mi harekete geçirmiş oluyorum?

- Problem sadece insülin direncinde değil, aynı zamanda vücudunuza birçok kanserojen kimyasalları da almış oluyorsunuz. Sizin gibi hissedenlerin açlık kan insülin değerlerine baktırmaları gerekiyor, ondan sonra daha detaylı konuşabiliriz...

Kuru meyve insanı keser mi?

- İnsülin değerinize bağlı… Karaciğer yağlanmanıza, göbek ve kalça yağlarınıza göre değişir bu sorunun cevabı!

Armutu rendele üzerine tarçın koy… Ya da kuru inciri kaynatıp incir tatlısı yap… Bunlarla yırtar mıyız?

- Hayır. Hepsi insülin direncini artıyor. Tabii her gün beş kilometre yürüyorsanız ya da üç saat yüzüyorsanız yiyebilirsiniz, ona bir şey diyemem! Kısacası o güzel göbeğinizin ahval ve şeraitine bağlı! Ayrıca zayıf olsanız bile, metabolizma bozukluğu da olabiliyor. Metabolizma bozukluğunun derecesi bu konularda karar vermek amacıyla bizi yol gösteriyor, unutmayalım. Ben ezbere “Şunu ya da bunu sakın yemeyin ” demiyorum. Her insanın klinik ve metabolik durumunu inceledikten sonra rahat rahat konuşabiliyorum.

Kuruyemiş için şartınız ne?

- Bir öğün yerine bir orta boy tabak, kavrulmamış ve tuzlanmamış çiğ kuruyemiş yiyebilirsiniz! Özellikle de kabuğundan yeni ayıklanmış olursa daha sağlıklı. Yanında ekmek, simit gibi hamur işleri yememek koşuluyla tabii!

Kuruyemişlerin üzerindeki ince kabukları ayıklamak gerekiyor mu?

- Hayır. O ince kabuklar o meyvenin lifi, iyice çiğneyip yedikten sonra sindirim sistemi için birçok faydası var. Her doğal yiyeceği, doğal haliyle yemek en sağlıklısı…

Her gün iki kadeh içen birinin, zayıf ve sağlıklı olma ihtimali yok mu?

- Alkol, saf ve sıvı şekerdir! Kimyasal formülü früktozla aynı! Her ikisi de karaciğerde metabolize oluyor, her ikisi de karaciğeri yoruyor ve karaciğer yağlanmasına neden oluyor. Alkole bağlı karaciğer yağlanması ya da alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmaları, karaciğer ve pankreas kanserinin nedeni. Sık sık içmek, karaciğeri fazlasıyla yoruyor doğal olarak. Gençken bunun farkına varamıyoruz ama ileri yaşlarda, kayınpederim Namdar Rahmi Karatay'ın şiirinde söylemiş olduğu gibi “Dokunuyor üç kadeh şimdi bizim mideye, Geçti Bor'un pazarı sür eşeği Niğde'ye" oluyoruz. Alkol, yalnız karaciğer hücrelerini değil, direkt olarak kalp ve beyin hücrelerini de tahrip ediyor.

En az günâhkar içki hangisi? Beyaz şarap mı?

- Bütün alkollü içkiler aynı. Sadece alkol dereceleri değişik. Sık sık içmek de, az az içmek de hücrelere aynı zararı veriyor. Karar sizin.

Ya Canan Hoca… Dört-beş hafta tamam da, insan beyaz ekmeği toptan nasıl çıkabilir hayatından?

- Ekmek, alışkanlık ve bağımlılıktan başka bir şey değil. Buğdayı öğütmeden tükettiğiniz zaman hem doğal karbonhidrat hem vitamin hem mineral hem de protein almış oluyoruz. Ancak zaman içinde, buğdayın öğütülerek tüketilmesinin yaygınlaşması, onun gerçek tadını insanlara unutturdu. Benim diyetimde, ekmek yok ama ekmeğin hammaddesi buğdayı hem salatada hem çorbada hem de pilavda doya doya yiyebiliyoruz. Ama gelin görün ki, hepimiz yeteri kadar hareket etmediğimiz gibi, aşırı miktarda rafine unlu yiyecekler tüketiyoruz. Zararlı olan bu! Her şeyden önce hareket edilecek, yol yürünecek, yüzülecek. Yan gelip yatılmayacak, uzaktan kumandalarla yaşanmayacak ya da dört çekere binip saatlerce Boğaz Köprüsü'nde bekledikten sonra da yarım ekmek eşliğinde yemek yenmeyecek. Böyle yaparsak ne sağlıklı olabiliriz ne de sağlıklı kalabiliriz!

PEYNİR YİYİNCE ŞİŞİYORUM NE YAPACAĞIZ

Eti, tavuğu, balığı haftada bir yesek ama genel olarak vegan beslensek olmaz mı?

- Olabilir tabii.

Sizin beslenmenizde temel karbonhidratlar ve temel proteinler hangileri?

- Proteinler: Yumurta, bol doğal ev yoğurdu, bol ayran, Ezine peyniri ve benzer türde her türlü beyaz peynir, eski kaşar, her türlü balık, pastırma, kuzu pirzola, dana biftek veya bonfile, kuzu veya dana etiyle köfte.

Karbonhidratlar: Buğday, bulgur (köfte, dolma ve pilav olarak), kuru fasulye grubu (hem protein hem karbonhidrat), mercimeğin her türlüsü (hem protein, hem karbonhidrat), fındık, fıstık, ceviz, badem (hem karbonhidrat, hem protein, hem potasyum, kalsiyum, demir ve benzeri mineral, hem de omega-3) . Mevsimine göre karnabahar, lahana, bamya, taze fasulye, enginar, domates, biber gibi tüm glisemik indeksi düşük doğal sebzeler ve zeytin, limon, greyfurt (az miktarda), armut (az miktarda), ahududu (az miktarda), böğürtlen (az miktarda) gibi glisemik indeksi düşük tüm meyveler.

Baklagillere karşı değilsiniz yani…

- Asla! En sağlıklı yiyecekler. Kan şekerini yavaş yavaş yükseltir, posası boldur. Pastırmalı kuru fasulye son derece lezzetlidir. Kuru soğanla yenecek yalnız, pilavüstü değil!

Et yerken illa salata ya da sebze mi yiyeceğiz? Bulgur pilavı ne kadar yiyebiliriz?

- Hepsini de doyuncaya kadar yiyebilirsiniz, abartıya kaçmadan tabii… Aç kalarak kilo vermek mümkün değil, sağlıklı proteinler, sağlıklı yağlar ve sağlıklı karbonhidratlar her gün dengeli olarak alınmalı. İşte o zaman adet dönemlerinizde tatlı krizinizin önüne geçebilirsiniz! Deneyin bizzat kendiniz görün, ne olacak denemesi bedava!

Sizin diyetinizde karbondihratlarla proteinleri ayırmak ölçütü var mı?

- Anne sütü hepimize yol gösterici olmalı. En faydalı gıda olduğunu bütün dünya kabul ediyor mu etmiyor mu? Anne sütünde sağlıklı yağ var, kolesterol var, omega-3 var, protein var, su var... Hepsi bir arada, hepsi doğal. Hepsi dengeli bir şekilde bulunmakta, dünyanın da en sağlıklı besini... Kararı siz verin. Onu bunu ayırt etmek tamamen yapay bir olay çünkü...

Hayvansal ürünler bana iyi gelmiyor. Karnım şişiyor. Peynire bayılıyorum ama yedikten sonra sanki gazım var gibi dolaşıyorum. Benim gibi insanlar çok. Ne yapacağız? Süt yerine soya sütü sağlıklı mı mesela?

- Soya sütü östrojen içerir. Östrojen hormonun fazlası meme kanseri nedeni biliyorsunuz. Peynir yedikten sonra gazınız oluyorsa, maya, süt ya da laktoz entolaransınız gelişmiş olabilir. Gıda entolarans testi yaptırmanız iyi olur kanısındayım.

Şarküteriye itiraz ediyor musunuz?

- Salam, sucuk ve sosisi yukarıda da belirttiğim gibi işlenmiş oldukları için önermiyorum. Ama pastırma ayrı, katkı maddesi içermeyenler yenebilir. Bütün kırmızı etlerin aynı olmadığını bir kez daha vurgulamakta yarar var.

Kuyruk yağına niye karşı değilsiniz? Damarda yağlanma yapmaz mı?

- Yediğimiz yağlar ya da yağlı yiyecekler, vücudumuzda ve damarlarımızda yağlanma yapmıyor. Ne yaparsak yapalım, vücudumuz ihtiyacı olan yağı üretiyor, üretmek mecburiyetinde çünkü. Kuyruk yağı derken koyunun kuyruk yağından bahsediyorsunuz değil mi? Bir düşünün bakalım, koyunlar ya da kuzular ne yiyorlar yağ mı yiyorlar? Çayır çimen yemiyorlar mı? Ağızlarına bir dirhem yağ girmediği halde, nasıl peki kuyruk ve vücutlarında yağ oluşuyor? Kurbanlıklara, yağlanmaları için yağ mı veriliyor, sun'i yem, küsbe mi veriliyor? Hapis olan tavuklar peki, hangi yağla besleniyorlar bana söyler misiniz? Yağı yasaklayanlardan buna cevap istiyorum…

“İki elin kanda olsa en az 20 dakika yürüyeceksin” diyorsunuz… Haftada üç kere yetmez mi?

- Hayır, her gün yürünmesi gerekiyor. Özellikle şehir hayatında... Üç kez, kötünün iyisi. Ama kilo vermek ve insülin direncini kırmak için yeterli olmuyor, özellikle yaşlılarda ve menopozdan sonra. Kural şu: Yaş ilerledikçe, yürüyüş süresi de ona paralel olarak artacak... Yaş ilerledikçe, vücudumuzun şekeri kullanma yeteneği giderek azalıyor. İleri yaşlarda şeker hastalığının ortaya çıkmasının temelinde bu metabolik yavaşlama yatmakta. Bu nedenle hareketimizi artıracağız, özellikle 40 yaşlarından sonra. Tabii ki şeker, unlu gıdalar ve tatlıları da azaltmak gerekiyor, aynı nedenden dolayı… "


not: (salı günü röportajın kalanı yayınlanacakmış...)

2 Mart 2012 Cuma

Etkinliğimiz bitti ! Katılan adresler burada...



Sevgili arkadaşlar; 1 Mart "Hafifliyorum 1: Diyet Geçmişim" etkinliğimiz, dün yayınlanan yazılarla gerçekleşti. Katılan, katılmayan, niyet eden ama zaman veya başka bir sebeple katılamayan herkese teşekkür ederim.

Aşağıda, katılan bloglarda yayınlanan yazıların adresleri var. Eminim her bir yazı, hepimizi farklı yakalayacak... Okuduğumuzda kendimizden pek çok şey bulacağız ve farketmediğimiz / farkedemediğimiz hatalarımız için de bize ayna tutacak...

Kim bilir, belki de "yeni bir diyet, yeni bir yöntem arayışında" olan birisi, Aysel'in yazdığı cümleyle kendine gelecek: "Mucize diyet diye bir şey yoktur!" Ayrıca mucize vaadeden yan yöntemlerden ve hele de ilaçlardan kesinlikle uzak durulması gerektiğinin altını da hep birlikte, bir kez daha çizmiş oluyoruz...

Sonuç olarak; zayıflamak isteyen 1 kişi bile, yazılanları okuduktan sonra atacağı adımlarla ilgili tekrar düşünse, etkinliğimiz amacına ulaşmış demektir...

Buyrun yazılara ...

"Aysel'in Günlüğü" blogundaki yazıya ulaşmak için >> buraya tık

"diyetgunlugum" blogundaki yazıya ulaşmak için >> buraya tık

"Asortik Kuzu" blogundaki yazıya ulaşmak için >> buraya tık

"diyetgunlugumdotnet" blogundaki yazıya ulaşmak için >> buraya tık

"Ömur biter, diyet bitmez" blogundaki yazıya ulaşmak için >> buraya tık

"Umut her zaman var" blogundaki yazıya ulaşmak için >> buraya tık

"Terazi" blogundaki yazıya ulaşmak için >> buraya tık

* * *

Dün eski blogumu karıştırırken -ki yazılarımın 2/3'ü hâlâ buraya aktarılmamakta inat ediyor-  postlarımın içinde karşıma çıkan aşağıdaki yazıyı paylaşarak bitireyim:


"01.02.2007
... 13 yaşlarındayken, bayram için alış-verişe gittiğimiz mağazadaki tezgâhtar kızla yengem arasındaki konuşmayı hayal-meyal (yaşım da çok küçük değilmiş ama bilinçaltım derinlere itmek istediği için olsa gerek) hatırlıyorum. Bedenime göre, yaşıtlarımın reyonundan bir şeyler uyduramadığımızı, yengemin kilomla ilgili bir şeyler söylediğini; tezgâhtar kızın da:” Olsun, daha yaşı küçük, aklı erince dikkât eder…” dediğini hatırlıyorum.

Ama hayır! Aklım erince de zayıflayamadım. Ha, evet, dikkat etmeye çalıştım ama hiçbir zaman incecik olamadım. Hep “balık etinde”!(çiroz değil ama torik!!!)

Her –bence- önemli olaydan önce sıkı bir rejime girer, istediğime yakın ölçülere iner, sonra başladığım noktanın da üzerine çıkarak devam ederdim..Üniversiteyi kazandıktan sonraki ilk 1 ayda ve evlendikten sonraki ilk 2-3 ayda aldığım +10’lar, en çabuk kilo depoladığım dönemler oldu. Her çocuktan sonra kalan +10’ar kilolar, yo-yo rejimlerle gitti gitti geldi…


Aralık 2005’e kadar, kesinlikle diyetisyenden yardım almayı reddettim. Çünkü onlardan öğrenecek çok fazla bir şeyim olduğuna inanmıyordum. Diyet konusunda o kadar çok okumuş, o kadar fazla materyal biriktirmiştim ki; neredeyse ben artık bir kitap yazacak hâle gelmiştim. Ama bu bilgilerin bana kalıcı fayda sağlamadığını tahmin ediyorsunuzdur. 103 kiloyu gördüğümde çocuklarımın sünnet düğününe aylar vardı. Evet; son bireysel diyetime başladım ve bu süreçte uyguladığım “İsveç Diyeti, Lahana Diyeti, Amerikan Kalp Vakfı Diyeti, 2 Günlük Şok Diyetler, Kuşhan Diyeti, South Beach Diyeti,vs…” ile 7 ayda 85 kiloya indiğimde çok mutlu ve gururluydum. İşte yine başarmıştım!

Yaklaşık 1 sene sonra, tekrar 101 kg. olduğum Aralık 2005’te diyetisyene gitmeye karar verdim. Çünkü artık sağlık sorunlarım çıkmaya başlamıştı ve bir profesyonele ihtiyacım vardı! İlk randevuda – ukalalık için söylemiyorum- bana bilmediğim hiçbir şey söylemedi, hiçbir mucize formül de vermedi. Üstelik daha evvel duyduğum “diyetisyenler istediğin şeyleri yazıyor diyet listene, istediklerini yiyerek zayıflıyorsun” sözü de benim için gerçek olmadı, ben O’nun istediği listeyi uyguladım. Ama bana 3 şey kattı ki, bunun için kendisine teşekkür ederim. Bunlar yine duyduğum, okuduğum ama uygulayamadığım şeylerdi:

1- Düzenli aralıklarla (2,5-3 saatte bir) yemek *

* (ara öğün kavramı hâlen yüksek oranda kabul görse de, son zamanlarda sadece 3 öğün yenmesi de bazı otoritelerce önerilmekte; bu da benim gibilerin zaten karışık kafasını iyice karman çorman yapmakta...)

2- Bilinçli ve Besin Gruplarını bilerek yemek

3- Değişim Listeleri sayesinde, bunu yaşam tarzı hâline getirmek.
Bunları hepimiz biliyoruz, di mi? İşte bunları uygulayarak, haftada ortalama yarımşar kilo (ki bol bol kaçamaklarım oluyordu) verdim. Haziran 2006’da 88’ i gördüm ve o kiloda 4 ay kaldım. Ramazan sonlarında ise, büyü bozuldu ve ben Kasım-Ocak arasında yaklaşık 8-10 kiloyu başarıyla geri alarak, 1. Diyetisyen Dönemimi kapattım!!!


vs..vs..vs. . . (diye yazdıktan sonra diyorum ki;)

Kıssadan hisse; “mucize”/ “şok” laflarını duyunca kaçın, “İşin sırrı dengede” ve bu dengeyi kuracak ve sürdürecek sizsiniz ...

Sevgilerimle "








1 Mart 2012 Perşembe

Hafifliyorum1: Diyet Geçmişim

Ve vakit geldi...
 Bugün "Hafifliyorum1: Diyet Geçmişim" etkinliğine katılan bloglarda ilgili yazılar yayınlanıyor.

Yarın burada tüm yazıların linklerini bulabilirsiniz.

Daha önceki yazımı güncelleyip tekrar yayınlıyorum:


İz Bırakanlar
  
Karbonhidrat Diyeti (1989): İlk "düzenli" diyetim. Kilolarımla hep mutsuz olsam da, üniversite mezuniyet yemeği için ilk defa sistemli diyet yaptım. Elimde hangi besin kaç ünite hesaplamalarıyla dolaştım çünkü diyor ki bu sistemde: "Normal bir insanın günlük alması gereken karbonhidrat ünite miktarı 70- 75 arasındadır. Her gün bu miktarda karbonhidrat alan kişi kilosunu dengede tutar ve şişmanlamaz. 70 ünitenin altında karbonhidrat alan kişi ise kilo verir. Karbonhidrat üniteniz 40-50 ünite arasında kaldığı sürece inmek istediğiniz kiloya kolayca erişebilirsiniz..." Kilo verdim ama salatalığı bile sınırlı yemek zorunda olmak sinir bir durum...

Muzaffer Kuşhan Diyeti (1990): Babamın da kilolarıyla başı dertteydi. Aldığı bu kitabı kaç kere hatmettim kimbilir... O dönemde "ARA ÖĞÜN" yoktu. 15 günlük listeyi dönem dönem yapmıştım... Hatta düğünüm için de, sonrasında da...

Yardımcı Yöntemler: Vücuda bağlanan elektro pedlerle vücuda akım verilir, böylece vücuda pasif jimnastik yaptırılır.

Lahana Diyeti: Çorbanın kokusunu hiç unutmadım :(

İsveç Diyeti: Hayatımdaki en büyük saçmalık !!!

2 Günlük Karbonhidrat Diyeti: Sadece sebzenin olduğu, vücudu-metabolizmayı sarsma diyeti...

2 Günlük Protein Diyeti: Sadece et ve salatanın olduğu, vücudu-metabolizmayı sarsma diyeti...

Montignac Diyeti (1997-1998): Diyeti anlatan kitabını almakla yetinmeyip, yanında Montignac'a uygun yemek tariflerinin de verildiği kitabı da aldığım; diyet kitabını biraz, yemek kitabını hiç kullanmadığım program.""Yiyerek zayıflama" sloganıyla kilolu insanları cezbetmeyi başaran Montignac diyeti, ünlü beslenme uzmanı Michael Montignac'ın geliştirdiği ve kendi adını verdiği bir diyet..." diye alıntı yapayım. Detayları unuttum çoktan...

Yardımcı Yöntemler: Tüm vücuda sürülen Parafin, üzerine naylon ve sıcak battaniye ile bilmem kaç seansı nasıl geçirdim ben Allah'ım!

Yardımcı Yöntemler: Aktardan alınan destek ürünler, çaylar, kekik suyu, vs.


Amerikan Kalp Vakfı Diyeti (1998): Sabah kahvaltısında fıstık ezmesi ve greyfurt, akşamları da dondurma olan meşhur 3 günlük diyet. 3 gün diyet, 4 gün dikkatli beslenme ile devam etmiş ve güzel kilo vermiştim bir dönem bu diyetle...
ARA ÖĞÜN YOK.

Yardımcı Yöntemler: Parafinli korse

South Beach Diyeti (2002): Alıntı: "Diyetin 2 hafta süren ilk bölümünde meyve ve ekmek gibi bazı besinleri mönönüzden çıkarıyorsunuz, ikinci evrede ise bu besinleri yavaş yavaş programa dahil etmeye başlıyorsunuz. 2. evrede şarap, ekmek hatta çikolata bile serbest. İdeal kilonuza ulaşana kadar devam edeceğiniz bu evrenin ardından ömür boyu sürecek üçüncü bölüm geliyor..." İkinci evrede "pes" demiştim...

Yardımcı Yöntemler:Üye olunan kulüpte fitness, yüzme, vs. aktiviteler...


Dyt. Güzin Çaltı Programı (2005): Her zaman sevgiyle andığım; beni ARA ÖĞÜN ve DEĞİŞİM LİSTELERİ ile tanıştıran diyetisyenim. Yaklaşık 13 kg. verdim. 1 sene gibi uzun bir zamanda geri aldım.

DKZ Programı (2007): "Acıkınca Ye, doyunca Bırak" mantığı ile bütün diyetleri reddeden sistem. Sonuç aldım ama midemin hassasiyeti sebebiyle devam edemedim.
ARA ÖĞÜN YOK

Akupunktur (2008): Uzun yıllar reddettim, sonra "denememiş olmayayım" diye 10 seanslık paket aldım, 2 veya 3 seansdan sonra bıraktım. Neyse ki, kalan ücreti iade ettiler.
ARA ÖĞÜN YOK

Yardımcı Yöntemler: Eve alınan koşu bandı, eliptik bisiklet, elektrikli titreşimli masaj aleti, mini dambıl seti, bacak ağırlık seti, pilates topu ve bantları, alınan ve indirilen onlarca dans, fitness, yürüyüş, pilates, yoga videosu... Var mı eksik, tüm bunları yapacak bir gönüllüden başka?

Ahmet Maranki Arınma Programı (2009) (2010): 1 haftalık arınma programında; tüm hayvansal gıdaları, siyah çay ve kahveyi, şeker-un-tuzu hayatınızdan çıkartıyorsunuz.
Sabahları 1 saat esneme ve jimnastikten sonra çiğ sebze ve meyve suyu ile kahvaltı yapıyor, öğle ve akşam yemeklerinde sadece sebze ve baklagillerden yapılmış yemeklerden "yeterince" yiyiyor, aralarda bolca -isterseniz- ballı, limonlu yeşil çay içiyor, ikindide kuru meyve ve çiğ badem, fındık ile ara öğün yapabiliyorsunuz. Tatlı olarak; mesela bal ile pişmiş, tahin-cevizli kabak tatlısı veya cevizli incir tatlısı da 1-2 öğünde bonus olarak yenebiliyor...
Arınma programının bitiminde de; bilinçli ve sağlıklı beslenmeyi seçmeniz, doğal ürünleri-mevsimindeki sebze ve meyveleri tercih etmeniz, rafine edilmiş hiçbir ürünü evinize sokmamanız, kuzu eti- köy tavuk ve yumurtası- keçi peyniri ve sütü- ev yoğurdu- doğal ekmek tüketmeniz (bulamıyorsanız tüketmemeniz) öneriliyor. Detaylı bilgi sitesinde...
ARA ÖĞÜN YOK

MPG Programı (2009): Sevgili Mehtap Hoca'nın Programı. 2009'da oluşturduğu sınıf ve yayınladığı listeler ile 12 kg. kadar verdim. 2010'da tekrar grup oluşturdu, yeni listeler verdi. Blogunda pek çok başarı hikayesi var. Bütün bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.
3 ANA, 2 VEYA 3 ARA ÖĞÜN

Kuantum Terapi (2010): Bel fıtığımı tedavi için gittim "ağrı tedavi merkezi"ne, Uzm. Dr. Erhan Özer'e... Gıda Intoleransı testiyle beraber "Bioenerji Regülasyon Tedavisi; Quantumtherapi"ye başladım. DKZ'ye benzettiğim ve beğendiğim bir sistem. İlgilenenler için, verilen önerileri daha sonra yazacağım.
ARA ÖĞÜN YOK

Yardımcı Yöntemler:Üye olunan kulüpte fitness (6 aylık üyelikten son anda vazgeçildi, 1 aylık aidat ödendi; sadece 1 gün gidildi!) :(

Karboksipunktur (2011): Dr. Fevzi Özgönül'ün programı. Karatay Diyeti ile çok benziyor. 15 seanslık paketten hâlâ alacaklı olduğum seanslarım var.
ARA ÖĞÜN YOK

90 Gün Diyeti (Aralık 2011- Ocak 2012) : 90 gün sürmesi gereken, sabah kahvaltısını sadece meyve veya meyve suyu ile yapacağınız, 4 günlük döngülerle her gün farklı bir besin grubunu (Sırayla; Protein, Nişasta, Karbonhidrat, Meyve) tüketeceğiniz, her 29. gün ise sadece su ve bitki çaylarına izin verilen diyet modeli. 43 gün yaptım ve yaklaşık 7 kilo verdim. Araya sosyal hayat girince devam edemedim ama eğlenceliydi... Tüm bilgiler burada
(ACIKILIRSA)ARA ÖĞÜN OLARAK MEYVE VE -AZ-ÇİĞ BADEM-FINDIK VAR

Kendi Diyet Listemi Kendim Yaptım Programı (15 Şubat-24 Şubat 2012): Özgürleşmek adına, tek bir listeye bağlı kalmadan; ortam, şartlar ve psikolojime göre hareket etmeye ve liste oluşturmaya karar verdim. Henüz oluşturma ve deneme aşamasındayken; 3 ana ve 2 ara öğün yaparak, kalori hesaplamadan, değişim listeleri üzerinden gittim. 1 hafta sonra tartıldım ve -800 gr. gördüm. İkinci hafta aynı sisteme devam kararı aldım, işin içine sporu da katarak başarıyla uyguladım  fakat son 4 gün koptum! Sebep, iradesizliğim ve çaresiz kaldığım olaylara karşı hıncımı yiyerek alma alışkanlığımın depreşmesi!!! Anladım ki; "kendi listemi kendim yaptım programı" benim için daha çok erken; "önce biraz piş bakalım" dedim kendime...

1 mart 2012 itibariyle son durum*: Dün genel tahlillerimi yaptırdım ve kendimi profesyonel ellere emanet etmeye karar verdim...
* bu başlık, açtığım ve açacağım son başlık olsun! İNŞALLAH!